“Bazen hazine evin altında gömülüdür. Hazineni bulmak için evi yıkman gerekir. Balyozu vurman ve evi bir döküntüye çevirmen gerekir. Çünkü hazineler döküntülerde gizlidir.”

Mevlana Celaleddin Rumi

Hazine, sizin özünüzdür. O, sizin hakiki niyetiniz ve isteğinizdir. Belki sizin de çoğu zaman farkında olmadığınız, içsel iradenizdir. Öyle bir irade ki, her şeyi yaratabilir, yıkabilir veya değiştirebilir. Bu sizin, hazineniz ve kaynağınızdır. O sizin öz-sermayeniz, değer biçilemeyecek varlığınız ve tamamen size özgü olan benliğinizdir. Aynı zamanda hazine sizin, sevgi ve inancınızı besleyen temel kaynaktır.

Yıkılması gereken ev ise, bugüne kadar, inanışlar ve tecrübeler ile inşa ettiğiniz kimlikleriniz, benlikleriniz, korkularınız ve kalıplarınızdır. “Ev”, görünendir, hazine ise görünmeyen. Her durumdEvin altındaki hazinea, olayda ve ilişkide ilk bakışta algılanan şeydir. Zihninizde yarattığınız ve toplumun size dayattığı kalıplarla bir şeye baktığınızda ilk gördüğünüz şey, tamamen gizlenmiş bir gerçekliğin dış görüntüsüdür. Dünyaya baktığınızda, aslında sadece onu görmektesinizdir. Bu yüzden siz de görünenin arkasında yatan gerçeği değil görüntülerin şekillerini algılamaktasınız.

Size gösterilenin arkasına bakmayı öğrendiğiniz zaman, hazineleri bulmuşsunuzdur. Bunun için öncelikle gördüğünüz hiçbir şeyi anlamadığınızı kabul etmeniz anlamına gelir. İşte bu, hazineyi aramak için evi yıkma aşamasında olduğunuzun göstergesidir. Çünkü herhangi bir şeyi öğrenmek için bildiğinize inandığınız tüm kalıpları reddetmeli ve öğrenmeye açık hale gelmelisiniz.

Buna şu açıdan da bakabiliriz; başınızsa gelen her şey, yaşadığınız her olay veya size vurulan her balyoz darbesi, aslında kalıplarınızın oluşturduğu duvara vurulan bir darbedir. Siz kötü şeyler yaşadığınızı düşünürken, olabilecek en güzel şey olmuştur çünkü duvarlarınız yıkıldığı zaman, döküntüler hazine arayabilmeniz için uygun bir yer haline gelir. Kalıplarımız, olmaz dediklerimiz şeylerin mümkün olduğunu  öğrendiğiniz zaman duvarlar sarsılıyor demektir.

Bu şuna benzer; Piramitlerin esas yapılış amacı, kralların mezarından bir şeylerin çalınmasını engellemekti. Kralın mezarı normal bir oda içerisine konuyordu. Fakat hırsızlar kolayca oraya girebiliyordu. Ve piramitlerin ilk yaratıcısı olan mimar Imhoteb, o odanın üzerine yeni bir oda yaptı. Dolayısıyla iki odadan geçip mezara ulaşmak zorlaşmıştı. Sonra hırsızlar bunu da aştı. Ve iki odanın üzerine yerleştirilen üçüncü oda geldi. Hırsızlar bu engeli de aştıklarında mimar mezarı yerin altına gömmeye ve üzerine inşa edilen iç içe odaların bir labirent oluşturmasına karar verdi. Böylece piramitler oluşmuştur.

Bizim hazinemiz aslında gizli değildir. Özümüzün, ruhumuzun bilgisi bizden saklanmış değildir. Ruhumuzun bilgisine ulaşmak için döküntüler yaratmaya ihtiyaç yoktur. Fakat ruhumuzun bilgisi, hırsızlardan saklanmıştır. Yerin altına gömülüp üzerine bir labirent inşa edilmiştir çünkü bu bilgiye ulaşması gereken, ya yolu keşfetmelidir ya da piramidi yıkmalıdır.

Piramitlerin yaratılışındaki hırsızlar gibi içimizde de bir hırsız vardır. Öğrendiğiniz her şeyi, duyduğu her kavramı çalıp, kendi düşünsel kalıplarını devam ettirmek için kullanmaktadır. İçinizde, bir ses olarak sizi rahatsız etmektedir. Deneyimlerinizi eleştirmekte, başkalarına karşı suçlamalarda bulunmakta ve size, şu an gördüğünüz dünyayı göstermektedir. O geldiği zaman, çok büyük bir mutsuzluk getirir. Fakat buna rağmen, onu kendi düşüncelerimiz veya duygularımızmış gibi korumayı seçeriz. Genelde, bir şey yapmamızı engelleyen ses odur. Şöyle söyler; “sen ne anlarsın”, “yine yapamayacaksın!”, “zaten o kişi de ….. yapmıştı”, “hepsi toplumun suçu” gibi çeşitli yollarla sizi içsel bir buhrana sürükler. Önce yapmanızı engeller, sonra yapmayışınızın suçunu topluma, başkalarına keser. Bu hırsızın hazinenize ulaştığını düşünebilir misiniz? Bunun olmaması için, sistemimiz bir mekanizma ile korunmuştur. Hırsızı bir şekilde durdurup önlemini aldığımız zaman, koskoca piramit ortadan kalkar, çözüm önümüzde apaçık durur. Hazinemiz de tam oradadır. Ruhumuzun arzuladığı ve değer verdiği her şey bizim olur. Gerçek hazinemiz buradadır.

Bedenin hazinesi maddesel şeylerdir. Fiziksel algımız, konfor, ilgi ve şefkate açtır. Bunları bulmak için de sürekli olarak uğraşır ve durur. Burası hırsızın evidir çünkü bizim hakiki arzumuz daha derinlerde bizim görmediğimiz yerlerdedir. Hırsızı, efendimiz olarak algılamayı bırakıp bedenin size dayattıklarının peşinde koşmayı bıraktığımız zaman ise hakiki isteklerimiz ortaya çıkar. Ruhun istekleri; sevgi, mutluluk, saygı ve huzurdur. Şimdi bunları gördüğümüz zaman seçimlerimizi daha doğru yapabiliriz.

Örneğin son zamanlarda sizi etkileyen bir olayı düşünün. Bu olaydaki iki farklı düzlemdeki beklentilerinizi gözden geçirin. İlk olarak durumun ne içerdiğini yazın. Sonra, hırsızın neler istediğini yazın. Durumdan, olaydan beklentileri nelerdir. Bu noktada samimi olmaya ve kendinizi gözlemlemeye çalışın. “…….. içeren bu durumda ………… olmasını istiyorum, …………..olmasını istiyorum…” gibi (Mucizeler Kursu’ndan alıntı).

Sonra ruhunuzun isteğini yazın. “……….. istiyormuş gibi görünüyorum ama aslında derinde ………. istiyorum” gibi. Örneğin “Şiddet içeren bu durumda haklı olduğumu kanıtlamak istiyorum ama aslında ruhum güçlü olmak istiyor” gibi. Genelde göreceğimiz şey bu iki istek arasında seçim yaptığımız ve her olaydan çıkarmamız gereken dersler için bazı durumları farkında olmadan, kasıtlı olarak yarattığımızdır. Şimdi, yaptığınız seçimin ne olduğunu daha iyi anladığınızda, artık seçim yapmanız kolaylaşır. Her seçiminiz ya mucizeleri yaratır, ya da trajedileri. Einstein demiş ki;

“Yaşamı yaşamanın iki yolu vardır; ya her şey mucizeymiş gibi, ya da hiçbir şey mucize değilmiş gibi.”

Her defasında ruhunuzun isteğini seçtiğiniz zaman, mucizeler kaçınılmazdır. Hırsızın isteğini seçtiğinizde krizler kaçınılmaz olur. Hırsızı aştığınızda veya onu artık dinlemeyi bıraktığınızda hazinenize giden yol açılır.

Her seferinde mucizeleri seçmeniz dileğiyle…

0 comments

Bir Cevap Yazın