İlk anlaman gereken şudur, istesen de istemesen de yalnızsın. Tek-başınalık senin doğanda var. Bunu unutmaya çalışabilirsin, dost veya sevgili edinip kalabalığa karışarak yalnız kalmamaya uğraşabilirsin… Ama ne yaparsan yap hepsi yüzeysel olacaktır. İçinin derinliklerinde senin yalnızlığın, ulaşılmaz, dokunulmaz olarak duruyor.

Osho – Aşk, Özgürlük ve Tekbaşınalık

Bu gerçekten böyle midir? Biz gerçekten, kaçınılmaz olarak tek-başımıza  mıyız? Eğer gerçek buysa, bu nasıl ortaya çıktı ve nasıl aşılabilir? Peki bununla ilgili nasıl hissediyoruz ve neler yapıyoruz? Başka bir bakış açısı veya deneyim gerçekten mümkün müdür?

Yalnızlık duygusu, insanlığın en temel duygularından ve en köklü korkularından biridir. Dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğu yalnızlık hissi ile boğuşmaktadır. Bu yeni bir şey değil. Fakat insan sayısı arttıkça, bu his azalacağı  yerde, daha da artmaya devam ediyor.

Herkes gittiğinde, televizyon kapandığında, yapacak, düşünecek ve konuşacak bir şey kalmadığında; işte o an anlarız aslında her şeyin sadece vakit geçirmek ve yalnızlığımızın üstünü örtme çabasından ibaret olduğunu. Herkes orda iken de bu böyleydi. Bir şey değişmedi. Sadece gerçekten daha fazla kaçamadığımız bir an gelir ve biz bunu anlarız. Bu, olumsuz gibi görünse de hazineler yıkıntılarda bulunur.

Yalnızlık, insanoğlunun içine hapsolduğu bir labirent gibi önümüzde dursa da aslında gerçek tamamen farklıdır. Bu labirentten çıkışın yolu yoktur çünkü o, kendi içinde dönüp duran bir döngüdür. Tek çıkış yolu labirentin duvarlarını kırarak dışarıya çıkmaktır. Bununla ilgili önerilecek bir teknik veya yöntem olamaz çünkü uygulayacağınız her teknik yalnızlıktan kaçış amacını taşıyacaktır. Kaçtığınız şey, çıkışı olmayan bir labirent olduğu için de siz kaçtıkça başa döner durursunuz.

Bu labirentin duvarlarını kırıp, özgür bakış açısından bir kesit alabilmemizin tek yolu, onu tüm açıları ile anlamaktır. Bir şeyi tamamen anlamak, karanlık olan bir yere ışık tutmak gibidir. Işık geldiğinde, karanlık kaçamaz. Işıkla karanlık asla birleşmez. Işık arttıkça karanlık azalır.

Yalnızlık duygusu, yaşamımızın çok erken dönemlerinde deneyimlediğimiz bir duygudur. Bu dünyaya bir hücre olarak gelirsiniz. Başka bir bedenin içinde (annenin), bir form olarak yaşamı deneyimlemeye başlarsınız. İşlevsiz, biçimsiz ve algısız olarak ruh, fiziksel dünyayı deneyimlemeye ve öğrenmeye başlar. Tek hücreden bölünerek, yeni bir form kazanırsınız ve dünyadaki deneyiminiz gittikçe değişir ve çoğalır.

Yapılan bilimsel araştırmalar, bebeklerin anne karnındayken; gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini ve tepki verip iletişim kurduğunu gösteriyor. Bir düşünün; siz ‘varsınız’, çevreniz var, çeşitli anlamsız ve biçimsiz renkler, müzikler ve ritimler var. Her şey mükemmel bir şekilde seyrediyor. Sıcaklık mükemmel. Hiç değişmeyen bir beslenme akışı var. İhtiyaçlarınız anında karşılanıyor. Sizden daha büyük bir şeyin parçasısınız. Sizden hiçbir beklenti yok. Var olmanız ve olduğunuz gibi olmanız yeterli. Zihin yok, yorum yok, yorgunluk yok, geçmiş ve gelecek yok, kısacası dünyanın tüm karmaşaları “YOK”. Hatta bedeninize bile, daha tam olarak ‘var’ denemez. Bu yüzden onun farkında değilsiniz. Sadece bilinç olarak siz varsınız ve bir tek sizin evreniniz var.

Dünya terminolojisinde siz bu durumdayken ‘doğmuş’, ‘dünyaya gelimiş’ sayılmazsınız. Anneden dışarıya çıktığınız ana kadar, siz “yok” sayılırsınız. Dış dünya açısından yoksunuz. Ama iç dünyada “varlığın” deneyimi gerçektir. O dönemde neyse ki varlık ve yokluk pek de umurunuzda değil çünkü siz sadece “olduğunuz gibisinizdir”. Aslında hepimizin ulaşmak istediği bilinç durumu da budur.

İnsan bu duygulanım halini her şeyden iyi bilmelidir çünkü ilk deneyimlediğimiz şey budur. Bunu unutmadık. İstersek hatırlayabilir ve aynı şekilde hissedebiliriz. Fakat bizim doğum ve yaşam dediğimiz, anneden kopup yeni bir birey olarak dünyaya adım attığımız, keskin ışıkların gözlerimizi ve zihnimizi yaktığı, anlamsız seslerin cümlelere, kelimelere ve duygulara dönüştüğü, her şeyin daralıp neşenin gittikçe azaldığı süreç başlamıştır bir kere. Yaşadığımızı düşünürken aslında ölmekteyizdir. Birlik deneyimi ile başladığımız dünyayı yalnız başımıza terk etmeye hazırlanırız. Bizi üzen ve yalnızlıktan kaçınmamızı sağlayan da budur.

Yaşam içerisinde, yine bizden daha büyük şeylerin bir parçası oluruz. Örneğin toplumun, ailenin, okulun vs. Fakat hiçbir zaman bunların doğal bir parçası gibi hissetmeyiz. Her birini öğrenmemiz ve görünür, görünmez kurallarına uyum sağlayarak bize dayatılan tüm bilgileri doğru kabul etmemiz gerekir. İçimizdeki yalnızlık devam eder. Dış dünya ile iç dünya bir biri ile örtüşmez. Bu yüzden, iç dünyamızın derinliklerinde yalnız kalırız. Zihin sırf bu duyguyu bastırabilmek için sürekli bahaneler, işler, endişeler ve sizi meşgul edebilecek birçok yol üretir. Televizyonlar, internet gibi her şey bunu bastırmaya çalışmanıza ve unutmaya çalışmanıza hizmet eder.

İşte labirent budur. Fakat GERÇEK, bu değildir. Aslında, biz bir hücre olarak geldiğimiz bu dünyada, yine hücre olarak yaşamaya devam ederiz. Varlığımızın derinliklerinde hiçbir şey değişmemiştir. Biz hala etrafımızdaki diğer hücreler ile birlik halindeyizdir. Bizim yalnız olmamız, ancak balığın denizden ayrılması gibi olabilir. O da zaten ölümdür. Onun dışında yalnız kalmamız mümkün değildir. Balık, denizin bir parçasıdır. Deniz ve balık, evren ve insan birbirlerinden ayrı var olamazlar.

Biz de birbirimizden ayrı var olamayız. Tüm insanlıkla, tanıdığımız, tanımadığımız, uzaktaki, yakındaki, bize benzeyen, benzemeyen herkes ve her şeyle aslında bağlantılıyız. Yalnız olduğumuz düşüncesi, beş duyu organımız oluşup bize dış dünyaya dair verileri aktarmaya başladığında, dışarıdan öğrendiğimiz bir yalandır. Bu yüzden birliği, bütünlüğü ve tamlığı fiziksel olarak deneyimleyemeyiz.

Yenilikçi biyolog Dr. Rupert Sheldrake’in, Morfik alan teorisinde ortaya attığı şey, insanların ortak bir bilinç alanında varlıklarını sürdürdükleri fakat bedensel olarak kendilerini ayrı gibi algıladıklarıdır. Örneğin şu şekilde düşünün; cebinizdeki telefon; görünebilen, somut bir nesnedir. Fakat konuşmanızı sağlayan şey göremediğiniz sinyallerdir telefon değişir ama sinyal aynıdır. Bedenimiz de cep telefonu gibi sinyalleri ileten bir araçtır. Nasıl ki konuştuğunuz kişi telefonun içinde değil ise, bilinciniz de beyninizin içinde değildir. Veya ruhunuz bedeninizin içinde değildir. Bedeniniz araçtır. Veya televizyonda gördüğünüz insanlar, gerçekte televizyon kutusunun içinde değiller. Ama televizyonu çok benimseyip alıştığımız için, televizyon izlerken o kişiler ile gerçekten birlikteymişsiniz hissi oluyor. Yani bilincin bulunduğu bir alan var. Bedenlerimiz ise bilince ulaşım araçları. Kim antenini ne kadar güçlü ayarlarsa bilinçten o kadar fazla genişlikte sinyaller alabilir ve daha fazla bilgi ve deneyime ulaşabilir.

Bu bilgilerin çok fazla sonuçları vardır. Bunlara başka bir yazıda değineceğiz fakat şu anda konumuzla bağlantılı olan şey şudur; biz ayrı veya yalnız değiliz. Bilinç olarak, ruh olarak ve madde olarak birbirimizle biriz.

Bu yazıyı okuyan sen! Şu anda, bu yazıyı okurken aynı bilincin derinliklerinde seninle dolaşıyoruz. Bu dünyaya ilk gelişimizdeki birlik hala devam ediyor. Göbek bağımız olan bilinç bağımız, bizi aldığımız NEFESLE yaşama bağlıyor. Biz bunu fiziksel gözlerimizle göremiyoruz. Ama zaten bizim göremediğimiz daha ne kadar çok şey vardır!

Düşündüğünüz herkes ve her şey ile, bilinçli bağlantı kurarsınız. Farkında olmayabilirsiniz ama sizi düşünen herkes ve her şey de sizinle bağlantı kurar. Bu bizim doğal gerçeğimizdir bunda bir ilginçlik yok. Fakat bu bilgiyi farkındalık ile kullanan kişi, kendi Özü ve iç dünyası ile bağlantıya geçebilir. Sürekli olarak bu birliğin farkında olan ve yaşamını bu temelde yaşayan kişi, asla yalnızlık deneyimleyemez. Hiçbir şeyi gizli tutabileceğine inanmaz ve gerçek’ten asla korkmaz. Aslında yalnızlığımızda üzülecek, korkacak hiçbir şey yoktur. Onu kullanıp, bizi saran birliği ve bütünlüğü  hissedebilir ve yalnızlığımızı bitirebiliriz. Meditasyon, zaten budur. Neyi düşünürseniz, onunla olan bağınızı güçlendirir, ondan öğrenir, onunla bir olursunuz. Böylece onu anlar, ondan öğrenirsiniz. Artık yalnızlık diye bir şey olamaz. Yalnızlık, bilincinizin günlük ‘birlik’ dozu almadığı  ve açlık çektiği haldir.

Yalnız olan sadece bedeninizdir çünkü o dünyada bunu öğrenmiştir ve bilincinize de acı çektirir. Beş duyu organının ona verdiği verileri yorumlamayı, değiştirmeyi ve bozmayı öğrenmiştir. Fakat neyse ki siz sadece bedeninizden ibaret değilsiniz. Beş duyu organınızın kalıplar içine soktuğu bilincinizi genişletebilir, daha yüksek var oluşunuzla bağlantıya geçip evreni kapsayan bütünlüğü deneyimleyebilirsiniz. Tek başınalık, yalnızlık bu bilinçte saçma ve komik kalır.

Sadece odaklanarak yapabileceklerinizin sınırı yoktur…

Sevgiyle ve farkındalıkla kalın…

0 comments

Bir Cevap Yazın